Archive for the ‘umrem’ category

Umre nedir, nasıl yapılır

Ekim 15th, 2009

Umre, hac zamanı olan beş günden başka, senenin her günü, ihram ile yapılan, tavaf ve sa’y yapmak ve saç kazımak veya kesmektir. Umrenin farzı ikidir. İhram ve tavaf. İhram umrenin şartı, tavaf ise rüknüdür. Sa’y ve tıraş olmak ise vaciptir.

Umre, ömürde bir defa, Hanefi ve Maliki’de sünnet, Şafii ve Hanbeli’de farzdır.

İhrama girme yerleri:
Mekke’ye mikât sınırları dışındaki yerlerden gelenler yolları üzerindeki mikâtlardan birinde ihrama girerler. Mekke’de bulunulduğu esnada umre yapmak istenirse, Mekkeliler gibi, Harem Bölgesi dışına çıkılarak ihrama girilir.

Umre nasıl yapılır
1- Mikât sınırlarının birinde ihrama girilir ve niyet edilir.

2- Telbiye, tekbir, tehlil salevat-ı şerife okunarak Harem-i şerife girilir. Niyet edilip Umre tavafı yapılır.
Tavaf esnasında iztibâ ve ilk üç şavtta remel de yapılır.

3- Tavaf namazından sonra Mes’aya gidilerek umrenin sa’yi yapılır.

4- Tıraş olunup ihramdan çıkılır. Böylece umre tamamlanmış olur.
Umrede Arafat, Minâ, Müzdelife’deki menâsik, kudum ve veda tavafı yoktur.

Okunacak dualar: Buraya yazmadık.
Mutlaka o duaları okumak da şart değil, herkes bildiği duaları okuyabilir.

İş ve Umre 

Sual: Bir iş için Suudi Arabistan’a giden kimse, Mekke’ye gidip ihrama girerek Umre yapabilir mi?
CEVAP
Suudi Arabistan’ın hangi yerine gittiğinizi yazmamışsınız. Eğer mikât denilen yerin içinde iseniz, dışına çıkıp ihram giyerek öyle Mekke’ye gitmeniz gerekir. Mikât’ta ihrama girmek gerekir. Daha önce de giyilse olur. Çünkü Tam İlmihal’de diyor ki:
Hac için, Ömre için, ticaret için veya herhangi bir şey için uzaktan gelenlerin, mikât denilen yerleri, ihramsız geçerek, Mekke-i mükerreme Haremine girmeleri haramdır. Geçenin, geri mikâta gelip ihrama girmesi lazımdır. İhrama girmezse, kurban kesmek lazım olur.

Mikât denilen yerler ile, Harem-i Mekke arasına Hil denir. Mikâttan geçerken, bir iş için Hil’de kalmaya niyet edenlerin ve Hil’de oturanların, hacdan başka niyet ile, ihramsız Harem’e girmeleri caizdir. Mikât yerlerini geçerken, niyet ederek ve telbiye yaparak, usulü ile, ihrama girilir. Mikât yerinden önce, hatta kendi memleketinde de giymek caiz ve daha iyidir.

Umre ve farz
Sual: Borcu olanın veya gidip gelirken bazı günahları işleme durumu olanın yahut farz sevabı işleme imkânı olanın, bunu yapmayıp umreye gitmesi caiz midir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Umreye gitmek farz ve vacib değildir, nafile ibadettir. Nafile ibadeti yapmak, bir farzın terkine veya bir haram işlemeye sebep olursa, ibadet olmaktan çıkar, günah işlemek olur. (1/124)

Hacc Nedir ?

Ağustos 12th, 2009

HACC

İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de rûhu, bir maddî
bir
de mânevî yönü varsa, dînin de bir zâhiri bir bâtını, yani bir dış yüzü bir de
iç yüzü vardır. İbâdetlere görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin,
bâtınî bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çok
tasavvuf mensupları ilgilenmiştir.

Bâtınî yorumlar dînin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkâr etmeyi
gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Bâtınîlik mezhebinden
ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve bâtınî yorum ve izahlar ruh ve beden gibi
birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire dayanmayan bâtınî açıklama geçersiz
olduğu gibi, bâtını hiçe sayan zâhirci görüş de eksik ve yanlıştır.1

İbâdetlere, görünen şekillerine ve dış yüzlerine ilâve olarak bir takım yorumlar
getirmek ve iç anlamlar üzerinde durmak, onlara daha bir canlılık ve derinlik
kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibâret gibi görünen bâzı hareketler,
insanın gönlünde ve kafasında yeni bir anlam ve boyut elde etmiş olur.

HACCIN İÇ ANLAMI

Kelime olarak "hac", hem Allah’a doğru yönelme
hareketi, hem de benliğe egemen olma çabası anlamına gelir.2

Hac ibadeti sırasında yapılması gerekenler kısaca
şöyle özetlenebilir: Mekke civarında kutsal toprakların sınırına (mîkat) gelince
günlük elbiseler çıkarılır ve "ihram" denilen iki parça kumaştan oluşan özel bir
kıyafete girilir. Baş açıktır. Hac süresince kişi kendisini, kendi benliğini
unutmaya çalışır. Kâbe tavaf edilir. Bütün günü ulvî düşüncelerle geçirmek üzere
Mekke civarındaki Arafat’a gidilir. Daha sonra Müzdelife’de gecelenir, oradan
Mina’ya geçilir ve şeytan taşlanır, kurban kesilir. Mekke’ye dönülür. Kâbe tavaf
edilir. Safâ tavaf edilir. Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi kere hafif koşu
şeklinde gidilip gelinir.

İbadetler arasında en sembolik olanı Hac’tır denebilir. Acaba bütün bu
hareketler neyi ifade etmektedir? Onların bir takım iç anlamları var mıdır? Bu
gibi konular üzerinde duranlar neler söylemişlerdir?
Meselenin bir tarihî, bir de kişisel yönü vardır. Tarih cephesi, ilâhî menşe’li
eski kültürler ile İslâmiyet arasındaki bağlar ve devamlılık konusunda ilgi
çekici bir ipucu olma özelliğine de sahiptir. Hac sırasındaki hareketlerle
ilgili olarak tarihî arka plânı şöylece özetlemek mümkündür:

Hac esnasında veya her ziyarette tavaf edilen, "Allah’ın evi" (Beytullah) olarak
da isimlendirilen Kâbe yeryüzündeki en eski mâbettir. İlk olarak Hz. Adem
tarafından inşa edildiği kabul edilir. Hz. İbrahim’in eliyle yeniden
yapılmıştır. İslâmiyet’ten önceki devirlerde de kutsal sayılan bir yapıdır.
Haccın en önemli rükünlerinden biri olan Arafat’ta vakfeye sahne olan mekânla
ilgili şunlar anlatılır: Hz. Âdem ile Havva, Cennet’ten uzaklaştıkları zaman
kaybolmuşlardı, birbirlerini arıyorlardı. Yalnızlık içindeydiler, nihayet
Allah’ın lûtfuyla Arafat’ta buluştular, hasretle kavuştular. Müslümanlar,
Âdem’le Havva’nın torunları olarak, Arafat’taki vakfe sırasında, sanki o günleri
hatırlarcasına, Allah’a minnet ve şükranlarını sunarlar. Dua ve niyazlarda
bulunurlar, O’na daha bir içten yönelirler ve âdetâ ilâhî varlıkta kaybolmak
isterler.

Şeytan taşlamayla ilgili tarihî olarak anlatılan şudur: Hz. İbrahim Allah’tan
başka kimseyi sevmediği iddiasına sahipti. Aslında bu düşünce güzel ve her
mü’minde bulunması gereken bir tavırdır. Ama insanoğlu beşerdir, iyi niyetine
rağmen her zaman istenen olgunluk seviyesini tutturamaz. Mutlak kemal Allah’a
mahsustur. Peygamber de olsa Yüce Allah, Hz. İbrahim’i sözkonusu iddiasında
imtihan etmek üzere, kendisinden sevgili oğlunu boğazlamasını istedi. Onlar
ailece bu çetin imtihandan başarı ile çıkmasını bildiler.

Şeytan, kararından caydırmak üzere ilkin Hz. İbrahim’e geldi, sonra kocasını
vazgeçirsin diye Hz. Hacer’e gitti ve son olarak da, kurban olmayı reddetmesi
için çocuğun, yani bizzat Hz. İsmail’in yanına vardı. Herbiri de onu taşlayarak
yanlarından kovdular. İşte bu olayın Minâ’da cereyan ettiği söylenir. Onun için
bu hareketler, hayattaki şeytanî dürtülere karşı, herbirimizin içimizdeki kendi
şeytanımıza karşı bir kararlılık gösterisi olarak, orada sembolik bir şekilde
tekrarlanır.3

Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa koşmanın, yani "sa’y"in tarihî
hatırasıyla alâkalı olarak anlatılanlar şunlardır: Rivayete göre, Hz. İbrahim
karısı Hacer’i küçük bebeği İsmail ile birlikte Mekke’nin o zamanlar çöl olan bu
bölgesine bırakıp gitmişti. Çok geçmeden yanlarındaki su bitince, Hz. Hâcer
yavrusuna su bulmak için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağ sola koşturup durdu.
Bereketli Zemzem suyu işte o zaman ortaya çıktı.

Bu annelik şefkat ve sevgisine, bu ulvî hisse saygı duymak, Allah’ın merhamet ve
lûtfuna şükretmek için, benzeri hareketler Hz. Hâcer’in koştuğu aynı yerlerde
hac sırasında tekrarlanır.

Haccın bâtınî yorumlarıyla ilgili çok şey söylenir. Başta da belirttiğimiz gibi
bunun amacı, oradaki davranışların basit bir şekilden ibaret olmaması
gerektiğini hatırlamak, onlara bir derinlik kazandırmak ve daha bilinçli olarak
yerine getirilmesine yardımcı olmaktır. Böylece alınacak manevî hazzın artması
ve kulluk şuurunun derinleşmesi sağlanabilir.
Hac ibadeti âhiretteki mahşere benzetilir. Baş açık ayak yalın Kâbe’de Allah’ın
huzuruna çıkmak, âhiretteki ilâhî huzura varmakla mukayese edilir.
Hacta dikişsiz elbise giymek ve bir çok dünyevî işlerden men olunmak, dünyadan
ilgiyi kesip her türlü mal ve mülkiyet iddiasını terk ederek tam bir fakr ve
ihtiyaç hali ile Allah’a yönelme ve sığınmanın sembolü sayılır.

Hac ibadetindeki hareketlerin iç anlamı ve kişiye kazandırması gereken mânevi
haller konusunda tasavvuf tarihinde ilginç bir konuşma yer alır.

Kısaltarak verdiğimiz bu olaya göre Şiblî (veya

Cüneyd-i Bağdadi) isimli Hak dostu ve ârif kişi, hacca gidip gelen adama sorar:
- Haccetmek için ne yaptın?
- Guslettim, ihrama girdim, iki rekât namaz kıldım ve telbiye ettim.
- Bunlarla haccı akdettin mi?
- Evet.
- Peki, yaratıldığından beri bu ahdine aykırı bütün akitleri bozdun mu?
- Hayır.
- Sen akdetmemişsin.
- Sonra ihram için elbisesini çıkardın mı?
- Evet.
- Yaptığın her işten de soyundun mu?
- Hayır.
- Sen elbiseni çıkarmamışsın.
- Sonra temizlendin mi?
- Evet.
- Bu temizlenme sendeki her illeti, mânevi kirleri giderdi mi?
- Hayır.
- Sen temizlenmemişsin.
- Hareme (Kâbe’nin çevresine) girdin mi?
- Evet.
- Hareme girmenle her haramı terketmeğe söz verdin mi?
- Hayır.
- Sen Hareme girmemişsin.
- Kurban kestin mi?
- Evet.
- Aşırı isteklerini ve iradeni Hak’ın rızâsında yok ettin mi?
- Hayır.
- Sen kurban kesmemişsin.
- Şeytana taş attın mı?
- Evet.
- Sendeki cehaleti attın mı, böylece sende bilgi göründü mü?
- Hayır.
- Sen taş atmamışsın.
- Kâbe’yi ziyaret ettin mi?
- Evet.
- Bu ziyaret sebebiyle ilâhî-mânevî ikramların arttığını gördün mü? Çünkü Hz.
Peygamber şöye buyurur: "Hacılar ve umre yapanlar Allah’ın ziyaretçileridir.
Ziyaret edilenin, kendisini ziyaret edene ikram etmesi bir haktır." Sen bu
ikramı farkedebildin mi?
- Hayır.
- Sen ziyaret etmemişsin.
(…)

Böylece haccın bütün hareketlerinin taşıması gereken iç anlamlara, soru-cevap
şeklinde işaret edildikten sonra, haccın bu bilinç ve anlayış içinde yapılması
gerektiği belirtilir.4

Hac ibadeti, bütün zahmet ve meşakkatine rağmen, târifsiz hislerle dolu anlara
sahne olur. Bir örnek olmak üzere, duygulu bir kalemden alıntılara yer
veriyoruz:

"Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir
duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin
ifadesi sayılan "seyr fillâh"a benzetebiliriz. Buradan hareketle sa’y
mahallindeki gidip gelmeleri, halktan Hakk’a, Hak’tan halka urûc ve nüzûlün
unvanı olan "seyr illallah", "seyr minallah" mânâlarıyla yorumlamak uygun
düşebilir. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip gitmelerde işte böyle bir düşünce
ve bu düşünceden kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfânı yaşanır.
İnsan mes’âda (sa’y mahallinde) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve
imdad etmenin kültürünü, şiirini, musikisini ve vuslatını yaşar. Orada önemli
bir şeyin peşine düşmüş gibi, tâkipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur
edeceği âna kadar gelip gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve
emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır… ve sînelere Gedâî’nin diliyle:
"Bak şu gedânın diline / Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına /
Bandıkça bandım bir su ver" der. Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem
de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye
mukabil, burada bir hatt-ı müstakim üzerinde gelip gider. Peygamberâne hislerle,
başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hattâ başkaları uğrunda
ölme cehdiyle gerilir… Telâşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semânın
altın ışıkları altında, hac mevsiminin mâvimtırak saatleri içinde; yeni bir
vuslatın heyecanı henüz aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle
gelir-gider, koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda
olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bâzen koşan insanların daha çok
bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp koro şivesiyle
hislerini dile getirerek… Bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor
düşüncesiyle, tek başına sa’y ediyormuşcasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti,
elinde gönül kâsesi ve dilinde Fuzûlî’nin:

İşte peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et
Susuzum bir kez bu sahrâda benim’çün âre su!

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânım
Var ümidim ebr-i ihsânın sepe ol nâre su…

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler… Ve ruhunu
yakan kendi ateşiyle beraber, intizârın bitmeyen hasretiyle kavrulur durur.
Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde
orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit, recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun
derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mîzâna sürüklenir
gibi, kah kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman
zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam
ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki, mutlaka iltifat ve
alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler."5

Kâbe Allah’a ibadet etmek üzere inşa edilen bir mâbettir. Onun bir adı da
Beytullah (Allah’ın evi)dir. Gerçi Allah mekândan münezzehtir. Eve muhtaç
değildir. Ama insanoğlu daima sembollere ihtiyaç duymuştur. Kâbe de kutsal bir
semboldür. Kâbe’ye saygı, onun sahibi olan Allah’a saygı demektir. Gönül ehli
"Ev sahibi evden daha kıymetlidir." derler.
Allah’ın iki evi vardır; biri Kâbe, diğeri kalb. İlki kadar ikincisine de saygı
ve ihtimam göstermek gerekir. Gönül yıkmak Kâbe’ye saygısızlıkla eşdeğerde
tutulmuştur. Yunus Emre öyle der: "Ak sakallı pir koca bilmez ki hali nice /
Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise."6

Bu duygu ve düşüncelerle hac görevini yerine getiren kimse âdeta yeni ve daha
güzel bir hayata doğar gibidir. O şeytan taşlarken kendisinde var olan
nefsaniyeti, büyüklenmeyi ve süfli duyguları taşlayıp ezdiğine inanır. Böylece
tertemiz hale geldikten sonra Kâbe’yi tavaf etmesini, arşın etrafında dönen
meleklere benzetir, yani âdeta melekleşir.

Kötü huylar ve çirkinliklerle hac yolunu tutan kimse, bu olumsuzlukları bırakıp,
günah kirinden arınmış halde evine dönemezse gerçek anlamda haccetmiş sayılmaz.
Onun sadece adı "hacı"dır. Asıl amaç, anlatılmaya çalışılan şekilde hac
ibadetini yerine getirmek olmalıdır.

Dipnotlar:
1. Sülemî (ö. 412/1021)’nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman Ateş, Sülemî
ve Tasavvufi Tefsiri, 143, İstanbul 1969. 2. M. Hamidullah, İslâma Giriş, 94. 3.
İslâma Giriş, 95-98; S. Uludağ, age, 94-95. 4. Bk. Süleyman Ateş, Sülemi ve
Tasavvufi Tefsiri, 167; aynı yazar, Cüneyd-i Bağdadi Hayatı Eserleri ve
Mektupları, 94, İstanbul 1969; aynı yazar, İşari Tefsir Okulu, 76, İstanbul
1974; Hucviri, age, 471. 5. M.Fethullah Gülen, "Renklerin Buluştuğu Yerde",
Aksiyon dergisi, sayı: 173, Nisan 1998. 6. Yunus Emre Divanı (M. Tatçı), 207.

Kaynak:
Altinoluk dergisi
, 03/2000